top of page

YABANCI: ABSÜRTLÜK, DUYGUSAL SÜRGÜN VE ANLAMIN ŞİDDETİ

  • Yazarın fotoğrafı: Ada C.  Tanriverdi
    Ada C. Tanriverdi
  • 9 Haz
  • 3 dakikada okunur

Yabancı hakkında yakın okuma


Bazı romanlar, içlerinde gerçekleşen olaylar yüzünden rahatsız eder. Bazıları ise gerçekleşmeyenler yüzünden. Yabancı, ikinci kategoriye aittir. Yasın bile sanki bir camın ardından süzülerek geldiği kadar mesafeli bir anlatı sesiyle yazılmış olan bu roman, modern varoluşun en sarsıcı incelemelerinden biri olmayı sürdürmektedir. Hikâye daha tam anlamıyla başlamadan önce, Camus çevirilerde sıklıkla kaybolan ince bir ayrıntıyı ortaya koyar. Romanın ünlü açılış cümlesi çoğu İngilizce baskıda şu şekilde yer alır:

Bugün annem öldü. Belki de dün, bilmiyorum.

Ancak Fransızca özgün metinde kullanılan kelime Maman’dır. Bu sözcük, resmî ve mesafeli bir “anne”den ziyade, daha sıcak ve kişisel bir hitaba karşılık gelir. Bu ayrım önemlidir. Pek çok okur Meursault’nun ilk cümlesini duygusal kayıtsızlığın bir göstergesi olarak yorumlar. Oysa özgün dil, çok daha karmaşık bir duruma işaret eder: hissedilenle dışarıya yansıyan arasındaki uçuruma. Ve tam da bu uçurum romanın merkezindeki meseledir. Annesinin cenazesinde Meursault ağlamaz. Bunun yerine sıcağı fark eder. Gökyüzünün parlaklığını. Kendi yorgunluğunu.

Çok yorgundum, uykum vardı.

Ölüm bir aydınlanma yaratmaz. Geriye yalnızca ter, yorgunluk, sigara ve güneş kalır. Meursault’nun sık sık yanlış anlaşılmasının nedeni budur. O, duygusuz biri değildir. Aksine, fiziksel dünyayı son derece yoğun biçimde deneyimler. Eksik olan şey, bu deneyimleri toplumun beklediği duygusal ifadelere dönüştürme ihtiyacıdır. Ve toplum bunu affedemez.



ABSÜRT İNSAN


Meursault’yu anlamak için Camus’nün absürt felsefesini anlamak gerekir. Bu düşünceyi Camus, The Myth of Sisyphus adlı eserinde daha ayrıntılı biçimde ele alır. Absürt, insanın anlam arayışı ile evrenin sessizliği arasındaki çarpışmadan doğar.İnsanlar düzen ister. Amaç ister. Açıklama ister. Fakat dünya bunların hiçbirini garanti etmez. İnsanlar ölür. Zaman ilerler. Güneş ertesi gün yeniden doğar. Ve hiçbir şey cevap vermez. Meursault bu gerçekliğin içinde yaşar ve onu yumuşatacak teselliler üretmez. Onu rahatsız edici kılan da budur. Çünkü o, anlam, ahlak ve amaç hakkındaki kabullerimizin ne kadar kırılgan olduğunu görünür hâle getirir.



SUÇ VE GÜNEŞ


Romanın en yanlış anlaşılan sahnelerinden biri cinayet anıdır.

Meursault sahilde Arap adamı vurduğunda, Camus bu olayı ahlaki gerekçeler üzerinden değil, fiziksel duyumlar üzerinden anlatır.

Güneş, tıpkı annemi gömdüğümüz günkü güneşti.

Sıcaklık dayanılmaz bir hâl alır. Işık artık açıklığın değil, baskının sembolüdür. Ter gözlerini yakar. Güneş, zihninin üzerine fiziksel bir ağırlık gibi çöker.

Sonra o meşhur açıklama gelir:

Güneş yüzündendi.

Bu ifade saçma görünür çünkü toplum nefret, intikam, ideoloji ya da tutku gibi anlaşılır nedenler bekler. Meursault ise bunların hiçbirini sunmaz. Cinayet; büyük psikolojik açıklamalardan değil, koşulların, bedensel duyumların ve anlık dürtülerin kesişiminden doğar. Camus şiddeti dramatik anlamından arındırır ve bizi rahatsız edici bir ihtimalle baş başa bırakır: İnsan davranışları, düşündüğümüz kadar mantıklı olmayabilir.



SAHTE UMUDUN REDDİ


Romanın felsefi zirvesi ne cinayet sahnesinde ne de mahkemededir.

Bu an hapishanede gelir. Bir papaz, Meursault’yu Tanrı’ya, tövbeye ve sonsuz anlam fikrine yöneltmeye çalışır. Meursault ise bunu reddeder. Onun reddedişi basit bir nihilizm değildir. Hayatın değersiz olduğunu söylemez. Gerçekliği inkâr etmeyi gerektiren tesellileri kabul etmeyi reddeder. Camus için insan onuru, varoluşla yanılsamalar olmaksızın yüzleşebilmekte yatar. Ölüm kaçınılmazdır. Anlam garanti edilmemiştir. Yine de yaşam sürmeye değer olmaya devam eder. Camus ve umutsuzluk arasındaki ayrım da tam olarak budur. Absürt insanı ezmek için değil, özgürleştirmek için vardır.



SON DEĞERLENDİRME


İdamı beklerken Meursault son büyük farkındalığını yaşar:

Dünyanın yumuşak kayıtsızlığına kendimi açtım.

Modern edebiyatın en çarpıcı cümlelerinden biridir bu. Evren zalim değildir. Şefkatli de değildir. Sadece kayıtsızdır. Ve Meursault bu gerçeğin içinde huzur bulur. Ne kurtuluş. Ne bağışlanma. Ne de kurtarıcı bir anlam. Sadece kabul.

Belki de ilk kez, dünyanın olması gerektiği düşünülen hâliyle değil, olduğu hâliyle uyum içindedir. Yabancı'yı kalıcı kılan şey, sonunda okura yönelmesidir.

İlk başta Meursault’yu yargılarız. Sonra daha rahatsız edici bir soru ortaya çıkar:

Meursault'nun farklı davranmasına neden bu kadar ihtiyaç duyuyoruz?

Camus, toplumsal yaşamın ne kadarının performansa dayandığını, ahlak ile görünüşün ne kadar kolay karıştırıldığını ve insanların dünyayı anlamlı hissettiren anlatılara ne kadar bağımlı olduğunu gözler önüne serer. Roman rahatlatmaz. Kesin cevaplar sunmaz. Teselli etmez. Bunun yerine bizi hem özgürleştirici hem de ürkütücü bir ihtimalle baş başa bırakır:

Belki de anlam, insanların yarattığından başka bir yerde mevcut değldir.


Ve belki de Meursault’nun asıl rahatsız edici yanı, onun dünyaya karşı kayıtsızlığı değil; dünyanın da bize karşı aynı derecede kayıtsız olabileceği ihtimalidir. Camus, bizi roman boyunca Meursault’nun üzerinde duran o acımasız güneşin altına bırakır ve tek bir soru sorar: Onun ışığına gözlerimizi kaçırmadan ne kadar dayanabiliriz?



Umarım bu yazımı beğenmişsinizdir. Uzun sayılabilecek bir final dönemine bağlı ara sonrası sevdiğim kitapların yorumlamalarına kaldığım yerden devam edeceğim. Takipte kalın!



 
 
bottom of page