top of page

MAHŞERİN DÖRT ATLISI: SAVAŞ, MEDENİYET VE KALICILIK YANILSAMASI

  • Yazarın fotoğrafı: Ada C.  Tanriverdi
    Ada C. Tanriverdi
  • 5 gün önce
  • 4 dakikada okunur

Mahşerin Dört Atlısı üzerine yakın bir okuma

Bazı romanlar zamanla eskir. Bazıları ise birer uyarıya dönüşür. 1916 yılında yayımlanan Mahşerin Dört Atlısı, Birinci Dünya Savaşı henüz sürerken kaleme alınmıştır; savaşın gerçek yıkıcılığı daha tam anlamıyla ortaya çıkmamışken. Buna rağmen bugün okunduğunda şaşırtıcı ölçüde güncel hissedilir. Aile ilişkileri ve savaş anlatısının altında, kibir, milliyetçilik ve ilerlemenin bir medeniyeti çöküşten koruyacağına dair tehlikeli inanç üzerine kurulmuş daha büyük bir sorgulama yatar.

Roman adını Vahiy Kitabı’ndaki şu satırlardan alır:

Baktım, işte soluk renkli bir at.

Geleneksel olarak Fetih, Savaş, Kıtlık ve Ölüm olarak yorumlanan dört atlı, romanda doğaüstü varlıklar olarak değil, tarihsel güçler olarak dolaşırlar. Başka bir dünyadan gelmezler. İnsan toplumunun içinden doğarlar. İşte romanın temel önermesi de budur.

Ibáñez’e göre kıyametler çoğu zaman medeniyetlerin başına dışarıdan gelmez.

Medeniyetler onları kendileri yaratır. Romanın merkezinde, Arjantin’de rahat ve varlıklı bir hayat süren Desnoyers ailesi bulunur. Avrupa’da biriken siyasi gerilimlerden uzakta yaşayan bu aile için dünya güvenli görünmektedir. Refah vardır. Düzen vardır. Gelecek garanti gibidir. Ancak tam da bu güven duygusu bir yanılsamadır. Ailenin Fransız ve Alman kolları arasındaki bölünme, Avrupa’yı yavaş yavaş içine çeken büyük ayrışmanın küçük bir yansımasına dönüşür. Başlangıçta uluslar arasındaki bir çatışma gibi görünen şey, zamanla daha rahatsız edici bir hâl alır: Medeniyet anlayışlarının çatışması. Romanın gücü, bu farkındalığın yavaş yavaş ortaya çıkmasında yatar. Karakterler günlük hayatlarına devam ederler. Aşklarla, davetlerle, gelecek planlarıyla meşgul olurlar. Oysa tarihin devasa çarkları çoktan dönmeye başlamıştır.

Hayatın süreceğini varsayarlar.Çünkü şimdiye kadar hep sürmüştür.

Fakat tarihin bu tür varsayımlara karşı özel bir merhameti yoktur.



İLERLEME MİTİ

Romanın en güçlü yönlerinden biri, teknolojik ilerlemenin kendiliğinden ahlaki ilerleme getireceği düşüncesine yönelttiği eleştiridir.

Yirminci yüzyılın başında Avrupa kendisini medeniyetin zirvesi olarak görüyordu. Bilim gelişiyordu. Sanayi büyüyordu. Teknoloji gündelik hayatı dönüştürüyordu. Akıl çağı galip gelmiş gibi görünüyordu. Fakat aynı medeniyet; sanat şaheserleri, bilimsel keşifler ve büyük ekonomik refah üretirken, insanlık tarihinin gördüğü en sistematik katliamlardan birini de yaratacaktı. Romanın merkezindeki çelişki budur. Ibáñez okuru şu rahatsız edici ihtimalle yüzleştirir:

Bir toplum teknolojik olarak ilerlerken ahlaki olarak yerinde sayabilir.

Trenler hızlanır. Silahlar gelişir. Yıkım daha verimli hâle gelir. İlerleme sürer.

İnsan doğası ise büyük ölçüde aynı kalır.



MODERN BİR DİN OLARAK MİLLİYETÇİLİK

Roman boyunca milliyetçilik neredeyse bir inanç sistemi gibi işler.

İnsanlar bireysel kimliklerini daha büyük kolektif anlatılara teslim ederler. Uluslar kutsallaşır. Bayraklar ahlaki kesinliğin sembollerine dönüşür. Siyasi bağlılık giderek dini bağlılığı andırmaya başlar. Ibáñez’e göre tehlike, insanın ülkesini sevmesi değildir. Tehlike, ulusal kimliğin ahlaki doğrulukla özdeşleştiği noktada başlar. Çünkü o andan itibaren şiddeti meşrulaştırmak çok daha kolay hâle gelir. Karşı taraftakiler artık insan olmaktan çıkar. Bir fikre, bir etikete, bir soyutlamaya dönüşürler. Roman tekrar tekrar gösterir ki gündelik hayatlarında son derece sıradan ve iyi insanlar bile, kendilerini büyük bir davanın aracı olarak görmeye başladıklarında olağanüstü yıkımlara ortak olabilirler.

Bu anlamda kıyamet savaş meydanlarında başlamaz. İnsan zihninde başlar.

Pek çok büyük savaş romanı gibi Mahşerin Dört Atlısı da askerî stratejilerden çok ifşayla ilgilenir. Savaş, toplumların üzerine örttüğü perdeleri kaldırır.

Onların gerçekte neye değer verdiğini ortaya çıkarır. Kalıcı sanılan kurumların ne kadar kırılgan olduğunu gösterir. En önemlisi ise bireyi kontrolünün sınırlarıyla yüzleştirir. Romanın karakterleri uzun süre geleceklerini zekâları, çalışmaları ya da tercihleriyle şekillendirebileceklerine inanırlar. Savaş bu inancı parçalar. Hayatlar, tek bir kişinin durduramayacağı olaylar tarafından yeniden yönlendirilir. Planlar çözülür. Kesinlikler yok olur. Ve bir kuşak, tarihin uzaktan izlenen bir şey olmadığını öğrenir. Tarih, insanın başına gelen bir şeydir.



MAHŞERİN DÖRT ATLISI

Romanın başlığı aynı zamanda en güçlü metaforudur. Atlılar yalnızca kutsal metinlerden alınmış semboller değildir. Onlar insanlık tarihinin tekrar eden kalıplarıdır.

  • Fetih, gücün adaletin önüne geçtiği her yerde ortaya çıkar.

  • Savaş, çatışmanın yüceltildiği her yerde belirir.

  • Kıtlık, insan eliyle kurulan düzenlerin kendi şiddetlerinin altında çöktüğü zaman gelir.

  • Ölüm ise üçünün de kaçınılmaz sonucudur.


Bu figürleri kalıcı kılan şey, hiçbir zaman tamamen ortadan kaybolmamalarıdır.

Sadece beklerler. Başka bir yüzyıl. Başka üniformalar. Ama aynı atlılar.

Mahşerin Dört Atlısı’nı özel kılan şey savaşın kendisini anlatması değil, savaşların nasıl mümkün hâle geldiğini anlamasıdır. Ibáñez, medeniyetlerin çoğu zaman en güçlü göründükleri anda en derin zayıflıklarını sakladıklarını fark eder. Refah güven yaratır. Güven kayıtsızlığa dönüşür. Kayıtsızlık ise felaketlerin başka çağlara ait olduğuna dair bir inanç üretir. Tarih bu inancı defalarca çürütmüştür. Bu nedenle roman yalnızca bir savaş anlatısı değil, aynı zamanda felsefi bir uyarıdır. Okuru şu soruyla baş başa bırakır:


Bir medeniyet için en büyük tehdit dış düşmanlar mı, yoksa kendi kalıcılığına dair anlattığı hikâyeler mi?


Aradan geçen bir asırdan fazla zamana rağmen bu soru hâlâ rahatsız edici ölçüde günceldir. Çünkü Mahşer’in atlıları tarihten hiçbir zaman tamamen çekilmezler. Sadece ufkun ötesinde dolaşırlar. Ve bir gün geri dönmeyeceklerine inanan toplumları beklerler.


DİPNOT

Bu romanı yayımladığım üçüncü kapak çalışması olarak seçmemin nedeni, Yabancı ve Karamazov Kardeşler ile birlikte bu edebiyat serisinde anlamlı bir bütün oluşturduğunu düşünmem. Üçü bir araya geldiğinde, insan düşüncesinin katmanlarını takip eden etkileyici bir yolculuk ortaya çıkıyor:


Dostoyevski: İnsan özgürlüğün yükünü taşıyabilir mi?

Camus: İnsan anlamsızlığa dayanabilir mi?

Ibáñez: Bir medeniyet, kendi yarattığı yanılsamalar içinde ayakta kalabilir mi?


Bu üç soru, bireyin ruhundan evrendeki yerine, oradan da insanlığın tarihsel bir güç olarak varoluşuna uzanan felsefi bir çizgi oluşturuyor. Bu seriyle birlikte eserlerin yalnızca hikâyelerini değil, ardındaki düşünsel ve felsefi derinliği de keşfetmeye çalıştık. Şimdi ise yeni kitaplara ve yeni sorulara geçme zamanı. Takipte kalın!



 
 
bottom of page