Yarın ve Yarın ve Yarın
- Ada C. Tanriverdi

- 23 Tem
- 4 dakikada okunur
Yarın ve Yarın ve Yarın...
Okuyacağım tüm yeni kitaplarımı bitirdikten sonra hiç beklemediğim bir gün, Gower St. Waterstones'da ilk defa bir kitabı arkasını dahi okumadan sırf kapağını beğendiğim için almaya karar verdim. İyi ki de öyle yapmışım.
Gabrielle Zevin'in Yarın ve Yarın ve Yarın adlı romanı, ilk bakışta video oyunları üzerine yazılmış bir eser gibi görünür. Fakat çok geçmeden bambaşka bir şeye dönüşür: birlikte üretmenin, kimliğin, yasın, hırsın, engelliliğin ve onlarca yıl boyunca birlikte dünyalar inşa ederken gerçek dünyanın içinde birbirlerini anlamakta zorlanan iki insan arasındaki o tuhaf yakınlığın incelikli bir incelemesine.
Romanın adı, bizi dört yüzyıl geriye, Shakespeare'in Macbeth'ine götürür. Edebiyat tarihinin en karanlık tiratlarından birinde Macbeth, yaşamı insanlığı adım adım yok oluşa taşıyan bitmek bilmeyen "yarınlar" silsilesi olarak görür. Zevin bu sözleri ödünç alır; ama dikkat çekici bir tersyüz ediş gerçekleştirir. Romanı acıyı inkâr etmez. Aksine, tam da bugün bir şey yaratabildiğimiz için yarının hâlâ neden anlam taşıdığını sorar. Yaratmak, böylece, direnişin bir biçimine dönüşür.
Romandaki her anlamlı ilişki bir paradoks üzerine kuruludur. Sam ile Sadie birbirlerini, tasarladıkları oyunlar aracılığıyla, gündelik konuşmalardan çok daha derin bir biçimde anlarlar. Mekaniklerle, mekânlarla, bulmacalarla ve kurmaca karakterlerle, sözcüklerle kuramadıkları kadar dürüst bir iletişim kurarlar. Oyunları, ikisinin de dile getirmeyi başaramadığı duyguların haritasına dönüşür. Bu sarsıcı bir gözlemdir; çünkü modern yaşamı rahatsız edici bir doğrulukla yansıtır. İnsan kendini çoğu zaman söyledikleriyle değil, yarattıklarıyla daha eksiksiz ortaya koymaz mı? Bir çalma listesi. Bir fotoğraf. Sosyal medya paylaşımı. Bir tablo. Bir satır kod. Bir roman.
Yaratmak, daima ikinci bir dil olmuştur; sıradan sözcüklerin ifade etmekte yetersiz kaldığı duyguları dile getirebilen bir dil.
Belki de romanın en büyüleyici fikri, birlikte üretmenin sahip olmaktan çok mahremiyete benzemesidir.
Batı kültürü bireysel dehayı yüceltir. Başyapıtların tek bir isimle anılmasını severiz. Yalnız romancı. Vizyoner yönetmen. Dâhi mucit.
Oysa gerçeklik nadiren bu kadar düzenlidir. Oyunlar ekipler tarafından yapılır. İlişkiler uzlaşmayla kurulur. Kimliklerimiz bile sayısız insanla kurduğumuz etkileşimler içinde şekillenir. Sam oyun yaptığını sanır. Sadie bağımsızlığını koruduğunu düşünür. Oysa ikisi de yavaş yavaş fark eder ki aslında birbirlerini yaratmaktadırlar. Her ortak üretim, onu gerçekleştirenlerin üzerinde mutlaka iz bırakır.
Roman boyunca hafıza da kendine özgü bir biçimde işler. Nostaljinin yaptığı gibi geçmişi olduğundan daha temiz ve daha kusursuz bir hâle getirmez. Zevin hafızayı, henüz tamamlanmamış bir kayıt dosyası gibi sunar. Her hatırlayış, geri dönülen ana göre yeniden biçimlenir. Olaylar sabit kalmayı reddeder; çünkü onları hatırlayan insanlar değişmeye devam etmektedir. Bu, psikolojik açıdan son derece hakikidir.
Modern nörobilim, hafızayı giderek daha fazla bir geri çağırma süreci olarak değil, yeniden inşa edilen bir yapı olarak anlamaktadır. Hatırlamanın her eylemi, hatıranın kendisini usulca yeniden yazar. Geçmişe değişmeden dönmeyiz; bugünkü benliğimizi de onun içine taşırız. Roman bunu büyük bir incelikle yansıtır. Sam ile Sadie yıllarca aralarında gerçekte ne yaşandığı üzerine tartışırlar; bunun nedeni taraflardan birinin bilinçli olarak dürüst davranmaması değildir. Sorun, deneyimin kendisinin artık sabit kalmamasıdır. Belki de her uzun dostluk, aynı zaman çizelgesine sığmaya çalışan iki farklı hikâyeye dönüşür.
Yarın ve Yarın ve Yarın'da acı hiçbir zaman yalnızca anlatıyı süsleyen bir unsur değildir. Fiziksel engellilik, kronik ağrı, duygusal travma, sanatsal hayal kırıklığı ve yas, aşılması gereken geçici engeller olarak sunulmaz. Kimliğin kurucu parçalarına dönüşürler. Bu ayrım önemlidir. Günümüz anlatılarında acı çoğu zaman kişisel gelişimden önce gelen kısa süreli bir kesinti gibi ele alınır. Zevin ise bu rahatlatıcı formülü reddeder. Acı varlığını sürdürür. Kariyerleri, ilişkileri, özgüveni ve dünyayı algılama biçimini, görünürde sona erdikten çok sonra bile şekillendirmeye devam eder. İyileşme, acının silinmesi değildir. Ona uyum sağlamaktır. Beden hatırlar. Zihin de öyle. Asıl soru, acının tamamen ortadan kalkıp kalkmadığı değildir. Asıl soru, yaşamın onun etrafında büyümeye devam edip edemeyeceğidir.
Video oyunları kültür içinde alışılmadık bir yere sahiptir. Seyretmeye değil, katılmaya davet ederler. Oyuncu başarısız olur. Tekrar dener. Öğrenir. Yeniden başarısız olur. Sonunda başarılı olur. Döngünün kendisi anlam kazanır.
Hayat ise böyle işlemez. Sert bir konuşmanın ardından geri dönülecek kayıt noktaları yoktur. Geri alınamayacak seçimlerden önce yüklenebilecek eski kayıtlar da yoktur. Her sorunun mutlaka bir çözümü olacağına dair hiçbir garanti bulunmaz. Yine de oyunlar, çabanın ödüllendirildiği sistemler içinde dayanıklılığı prova etmemize imkân tanır. Belki de roman için bu kadar önemli olmalarının nedeni budur. Oyunlar gerçekliği onaramaz. Ama başarısızlıktan sonra da devam edebilmenin, çoğu zaman ilerlemenin ta kendisi olduğunu bize hatırlatırlar.
Romandaki en yıkıcı çatışmalar ihanetten değil, yorumlardan doğar. Varsayımlar birikir. Sessizlikler katılaşır. Dile getirilmeyen korkular zamanla tartışılmaz gerçeklere dönüşür. Psikologlar uzun zamandır ilişkileri, nesnel gerçeklikten çok, insanların birbirlerine dair oluşturdukları zihinsel modeller arasındaki müzakere olarak tanımlar. Biz çoğu zaman karşımızdaki kişiye olduğu gibi tepki vermeyiz. Onun zihnimizde giderek şekillenen yorumuna karşılık veririz.
Sam ile Sadie defalarca, birbirlerinin artık var olmayan hâllerini severler. Hâlâ hayatta olan insanların yasını tutarlar. Yıllar sonra anlaşılabilecek niyetleri yanlış yorumlarlar. Trajedileri, birbirlerini önemsememeleri değildir. Asıl trajedi, bu önemin zaman içinde aldığı biçimi birbirlerine anlatamamalarıdır.
Belki de romanın en derin gözlemi yazarlığın kendisine ilişkindir. Bir hayatı kim yazar? Kendimizi çoğu zaman, her bölümü bilinçli seçimleriyle yöneten hikâyenin kahramanı sanırız. Oysa tesadüf, hastalık, coğrafya, ekonomi, dostluk ve zamanlama, yaşamın el yazmasını bizden izin almadan durmaksızın yeniden kaleme alır. Tam bir denetim yanılsaması yavaşça çözülür. Geriye yalnızca verdiğimiz tepkilerin yazarlığı kalır. Her bölüm bize seçme hakkıyla verilmez. Ama onu nasıl oynamaya devam edeceğimiz bize aittir.
Ve sonunda başlık yeniden karşımıza çıkar.
Yarın.
Ve yarın.
Ve yarın.
Macbeth bu tekrarın içinde boşunalığı duymuştu.
Zevin ise ihtimali duyar.
Yarın, kesinlik vaat ettiği için değerli değildir. Bir kez daha denemeye izin verdiği için değerlidir.
Bir konuşma daha.
Bir yaratım daha.
Bir barışma daha.
Henüz tamamlanmamış bir oyun daha.
Belki de inşa ettiğimiz en büyük dünyalar, ekranlarda gördüğümüz dijital olanlar değildir.
Belki onlar, onlarca yıl boyunca birbirlerini tekrar tekrar yanlış anlayan ama yine de aynı masaya dönüp birlikte inşa etmeyi seçen insanların arasında kurulan görünmez coğrafyalardır.
Sonunda Yarın ve Yarın ve Yarın, zamanın sevgiyi ayakta tutup tutmadığıyla değil, yaratımın ayakta kalıp kalmadığıyla ilgilenir.
Ve belki de bu iki soru, başından beri aynıydı.


