ŞEHİR VE BELİRSİZ DUVARLARI: KAYBIN, HAFIZANIN VE BENLİĞİN MİMARİSİ

Şehir ve Belirsiz Duvarları romanı üzerine; yasın kurduğu iç dünyalar, bölünmüş benlik ve gerçekliğe dönmenin bedeli hakkında yakın bir okuma.
Bazı kayıplar hayatımızdan çıkıp gitmez, yalnızca biçim değiştirir. Bir insan olmaktan çıkar, bir şehre dönüşür. Çevresine yüksek duvarlar örülür, kapısına bir bekçi yerleştirilir ve içeride zamanın işlemediği, hiçbir şeyin bütünüyle ölmediği bir dünya kurulur. Murakami’nin Şehir ve Belirsiz Duvarları romanındaki şehir tam da böyle bir yerdir: coğrafi bir mekandan çok, kaybın zihinde aldığı mimari biçim.
Romanın merkezindeki isimsiz anlatıcı, on yedi yaşındayken sevdiği genç kızın anlattığı esrarengiz şehre yıllar sonra ulaşır. Fakat oraya girebilmek için gölgesini dışarıda bırakması gerekir. Şehirde kızın kendisiyle karşılaşır, ama karşısındaki genç kadın onu tanımaz. Böylece anlatıcı, aradığı kişiye kavuşmuş gibi görünürken aslında kaybının en saf haliyle yüzleşir: Sevdiğimiz insanın bedenen karşımızda olması, onun bize ait hatırasını geri getirmeye yetmez.
Murakami burada bir aşk hikayesinden çok daha tekinsiz bir sorunun peşindedir: Kaybettiğimiz birini içimizde korumak için yarattığımız dünya, bir süre sonra bizi de içine hapseder mi?
KIRK YIL SONRA YENİDEN KURULAN ŞEHİR
Bu şehrin kendisi de bir tür geri dönüşün ürünüdür. Murakami, aynı çekirdeği taşıyan ilk metni 1980’de yayımlamış ama onu uzun yıllar tamamlanmamış bir iş olarak içinde taşımıştır. 2020’de, dünyanın kapanıp insanlar arasına görünür ve görünmez duvarların girdiği bir dönemde, eski hikayeye yeniden dönmüş ve onu genişleterek bugünkü romana dönüştürmüştür.
Bu yazım geçmişi romanı basit bir pandemi alegorisine çevirmez. Yine de metnin merkezindeki izolasyon, içeri ile dışarı arasındaki gerilim ve başka bir insana ulaşma arzusu, böyle bir dönemin ardından daha keskin duyulur. Murakami yalnızca eski bir hikayeyi yeniden yazmaz, gençken kurduğu dünyaya yaşlı bir yazar olarak geri girer. Bu nedenle roman, anlatıcının kayıp sevgilisine dönüşü kadar yazarın kendi geçmiş metniyle karşılaşmasıdır da. Şehir hem karakterin hem de yazarın tamamlayamadığı bir iç mekan haline gelir.
ŞEHİR: YASIN İÇ MİMARİSİ
Romanın duvarlarla çevrili şehri, anlatıcının ruhsal dünyasının dışarıya yansıtılmış versiyonu gibi okunabilir. Bu şehirde zaman belirsizdir, mevsimler geçse bile değişim hissi zayıftır. İnsanların gölgeleri yoktur. Geçmiş, geleceğe doğru akmak yerine aynı duygusal merkezin çevresinde dönüp durur. Her şey korunmuş, fakat hiçbir şey gerçekten yaşamıyor gibidir.
Yasın doğasında da benzer bir çelişki vardır. İnsan, kaybettiği kişiyi unutmak istemez, ama onu hiç değişmeyecek bir hatıra olarak sakladığında kendi hayatının değişmesine de direnmeye başlar. Hatıra önce bir sığınak, sonra bir düzen, en sonunda da bir hapishane olabilir. Anlatıcının şehre duyduğu çekim bu nedenle yalnızca sevdiği kıza kavuşma arzusu değildir. Şehir ona hayatın belirsizliğinden, yetişkinliğin sorumluluklarından ve yeni kayıpların ihtimalinden korunabileceği kapalı bir bütünlük vaat eder.
Fakat durgunluk, huzurla aynı şey değildir.
Şehrin dinginliği, acının sona ermesinden ziyade arzunun, çatışmanın ve dönüşümün askıya alınmasından doğar. Psikolojik açıdan bu, kişinin yaralandıktan sonra dünyayla ilişkisini daraltmasına benzer. Artık incinmemek için hiçbir şeye bütünüyle bağlanmamak, kaybetmemek için yeniyi içeri almamak, terk edilmemek için kendi içine çekilmek… Duvarlar korur ama aynı anda teması da engeller.
BELİRSİZ KAYIP: VEDASI OLMAYANIN YASI
Anlatıcının gençlik aşkı açık bir sonla bitmez. Kız, açıklanabilir bir ayrılık ya da tamamlanmış bir veda bırakmadan ortadan kaybolur. Bu nedenle anlatıcının yaşadığı şey, psikolojide “belirsiz kayıp” olarak adlandırılan deneyime yaklaşır: Kişi yoktur, fakat yokluğu kesin ve tamamlanmış değildir; ilişki sona ermiştir, fakat zihinde kapanmamıştır.
Vedanın olmadığı yerde zihin kendi sonunu yazamaz. Sürekli ihtimaller üretir: Ya geri dönerse? Ya söylenenlerin ardında başka bir gerçek varsa? Ya bir yerde, zamanın dokunamadığı haliyle hala beni bekliyorsa? Anlatıcının yıllar boyunca kızı unutamaması, yalnızca ilk aşkın yoğunluğundan kaynaklanmaz. Asıl mesele, ilişkinin tamamlanmamış olmasıdır. Tamamlanmamış olan, zihinde yaşamaya devam eder, çünkü ona geçmiş zaman kipini vermek mümkün değildir.
Şehir bu belirsizliğin ideal mekanıdır. Orada kız hem vardır hem yoktur. Anlatıcının karşısındadır ama onu hatırlamaz. Böylece kaybın paradoksu somutlaşır: Aranan kişiye ulaşılır, fakat aranan ilişkiye ulaşılamaz. Anlatıcının sevdiği şey artık yalnızca genç kız değil, onunla birlikte mümkün olduğuna inandığı benliktir. Henüz hayat tarafından aşındırılmamış, geleceği açık ve sevginin dünyayı tamamlayabileceğine inanan on yedi yaşındaki hali.
Bu nedenle romanın asıl kaybı bir kişiden fazlasıdır. Anlatıcı, kızla birlikte kendi gençliğinin ihtimallerini de kaybetmiştir.
DUVAR: BENLİĞİN SINIRI, SAVUNMANIN BEDENİ
Romanın duvarları belirsizdir çünkü insanın iç dünyasındaki sınırlar da sabit değildir. Neyi dışarıda bıraktığımız, neyi içeri aldığımız, hangi hatırayı “gerçek” kabul ettiğimiz sürekli değişir. Duvar bir yandan benliği koruyan psikolojik sınırdır; diğer yandan korkunun katılaşmış halidir.
Travma ve kayıp sonrasında zihin, dayanamayacağı duyguları bölmelere ayırabilir. Bazı hatıralar canlı tutulurken bazıları bastırılır; bazı arzular idealize edilirken onların doğurduğu öfke, suçluluk ya da terk edilme korkusu dışarıda bırakılır. Murakami’nin şehrine girmenin koşulu da bu bölünmeyi görünür kılar: İçeri girebilmek için gölgeden vazgeçmek gerekir.
Bu, acısız bir varoluş uğruna benliğin bir parçasını terk etmektir.
Şehirde kalmak isteyen anlatıcı, yalnızca dış dünyayı geride bırakmaz; arzu eden, kuşkulanan, bedensel ihtiyaçlar duyan, geçmişle hesaplaşan tarafını da kapının dışında bırakır. Böylece duvarlar iki dünya arasındaki sınır olmaktan çıkar ve insanın kendi içinde çizdiği ayrıma dönüşür: Olmak istediği kişi ile inkar ettiği kişi, hatırladığı benlik ile yaşamaya devam eden benlik, korunmuş hatıra ile değişen gerçeklik arasındaki çizgi.
GÖLGE: TERK EDİLEN BENLİK
Murakami’nin “gölge” imgesi, Jung’un gölge kavramını çağrıştırır fakat roman onu tek bir kurama indirgenemeyecek kadar duygusal ve bedensel kılar. Jungcu anlamda gölge, kişinin bilinçli kimliğine dahil etmek istemediği özellikleri, dürtüleri ve ihtimalleri taşır. Ancak romandaki gölge yalnızca karanlık ya da utanç verici yanlarımız değildir. Aynı zamanda yaşama içgüdüsünü, değişebilme kapasitesini ve gerçek dünyayla bağımızı da temsil eder.
Anlatıcının gölgesi şehirden kuşkulanır. Kaçmak, dışarı dönmek, hayatta kalmak ister. Anlatıcı ise onu önce kendisinden ayrı, rahatsız edici bir ses gibi görür. Oysa gölgenin itirazı, benliğin bastırılmış hakikatidir: Acıdan korunmak adına kurulan bu kusursuz dünya, insanı bütünlüğünden mahrum bırakmaktadır.
Kendi gölgemizi terk ettiğimizde yalnızca sevmediğimiz yanlarımızdan kurtulmayız. Seçme irademizi, çelişkilerimizi, değişme ihtimalimizi ve başkalarıyla gerçek bir ilişki kurma yetimizi de zayıflatırız. Çünkü yakınlık, kusursuz ve donmuş benlikler arasında değil; eksik, değişken ve bazen karanlık yanlarını taşıyabilen insanlar arasında mümkündür.
Bu yüzden romanda gölgeyle yeniden birleşme arzusu, basitçe “gerçek dünyaya dönmek” değildir. İnsanın kendi parçalanmışlığına razı olmasıdır. Bütün olmak, yalnızca güzel ve korunmaya değer taraflarımızı seçmek değil, bizi hayata bağlayan huzursuzluğu da üstlenmektir.
KÜTÜPHANE VE ESKİ RÜYALAR: BİLİNÇDIŞININ ARŞİVİ
Şehirdeki kütüphane, romanın en güçlü iç mekanlarından biridir. Anlatıcı burada tekboynuz kafataslarının içinde saklanan “eski rüyaları” okumakla görevlidir. Bu imgeler, açıklanmak için değil hissedilmek için kurulmuş gibidir; yine de psikolojik düzlemde kütüphane, benliğin sözcüklere dökülemeyen kayıtlarını saklayan bir bilinçdışı arşivi andırır.
Rüyalar kişisel hatıralar kadar kolay okunamaz. Onlara doğrudan bakmak yerine karanlıkta, ellerin ve sezginin yardımıyla yaklaşmak gerekir. Tıpkı bastırılmış bir duygunun kendisini açık bir cümleyle değil de tekrar eden imgeler, bedensel duyumlar, anlamsız görünen korkular ve yarım kalmış hikayeler aracılığıyla göstermesi gibi.
Tekboynuz kafatasları ise güzellik ile ölümün aynı nesnede birleşmesidir. Tekboynuz, saflığın ve erişilmezliğin simgesiyken kafatası, bu saflığın ancak canlılığından arındırıldığında kusursuz biçimde korunabileceğini düşündürür. Anlatıcının ilk aşkı da benzer biçimde zihninde korunmuştur: Yaşayan bir insanın değişkenliğinden çıkarılmış, zamana dirençli bir imgeye dönüştürülmüştür.
Fakat birini hatırada kusursuzlaştırmak, onu tanımaya devam etmek değildir. Bazen hatıra, sevdiğimiz kişiyi koruduğumuz yer değil; onun değişme hakkını elinden aldığımız yerdir.
İDEALİZASYON: SEVİLEN KİŞİ Mİ, KAYBEDİLEN İHTİMAL Mİ?
İlk aşk çoğu zaman yalnızca bir kişiye duyulan sevgi değildir. İlk kez başka birinin bakışında mümkün hale gelen benliğe de duyulan bağlılıktır. Anlatıcı genç kızla birlikteyken kendisini daha anlamlı, daha bütün ve başka bir dünyaya ait hisseder. Kız kaybolduğunda bu benlik de ortadan kalkar. Yıllar sonra onu araması bu yüzden geçmişteki sevgiliyi bulma çabasının yanı sıra, onun yanında var olmuş kendisini geri çağırma isteğidir.
İdealizasyon, kaybı katlanılabilir hale getirir. Kaybedilen kişi zihinde kusursuzlaştıkça ilişkinin gündelik çatışmaları, hayal kırıklıkları ve sıradanlığı silinir. Fakat kusursuz imge büyüdükçe gerçek hayattaki hiçbir ilişki onunla yarışamaz. İnsan, geçmişte yaşanmış bir aşka değil, artık sınanması mümkün olmayan bir ihtimale sadık kalır.
Murakami bu sadakati romantikleştirirken aynı anda sorgular. Birini yıllarca unutmamak sevginin derinliğini gösterebilir; ama bazen unutamamak, kişinin kendi hayatına dönmeyi reddetmesinin daha şiirsel adıdır. Hatıraya sadakat ile hayattan geri çekilme arasındaki çizgi, romanın duvarları kadar belirsizdir.
GERÇEKLİK: ÜZERİNDE UZLAŞTIĞIMIZ KIRILGAN DÜNYA
Murakami’nin dünyasında gerçek ile düş birbirini dışlamaz. Duvarlı şehir “hayal” olduğu için önemsiz, dış dünya “gerçek” olduğu için üstün değildir. İkisi de anlatıcının deneyiminin parçalarıdır. Romanın asıl sorusu hangi dünyanın nesnel olarak gerçek olduğu değil, hangi dünyanın insanı yaşamaya devam edebilir kıldığıdır.
Dağ kasabasındaki kütüphane, anlatıcının iki dünya arasında kurduğu geçici bir eşik işlevi görür. Bay Koyasu’nun varlığı, sürekli Yellow Submarine kapüşonlusuyla dolaşan çocuğun kitaplarla kurduğu sıra dışı bağ ve zamanın burada da farklı biçimde hissedilmesi, şehir ile gündelik hayat arasındaki sınırı geçirgenleştirir. Gerçeklik sağlam bir zemin olmaktan çok, başkalarıyla birlikte sürdürdüğümüz kırılgan bir anlaşma gibi görünür.
Bu noktada Yellow Submarine kapüşonlu çocuk özellikle önemlidir. O, sözcükleri yalnızca okumaz; metinleri içinde taşıyabilecekmiş gibi benimser. Dünyayla kurduğu ilişki alışılmış toplumsal kodlardan farklıdır, fakat iki gerçeklik arasında anlatıcının yapamadığı ölçüde doğal bir geçiş kurabilir. Onun varlığı, benliğin kapalı ve değişmez bir öz değil; karşılaşmalarla, aktarımlarla ve başkalarının hikayeleriyle biçimlenen geçirgen bir yapı olduğunu düşündürür.
İnsan bazen kendi iç dünyasından tek başına çıkamaz. Bir başkasının sesi, bir kitap, bir kütüphane ya da beklenmedik bir yakınlık, duvarda daha önce görmediğimiz bir kapı açar.
MELANKOLİDEN YASA: KAYBI İÇERİDE TAŞIMAK
Yas ile melankoli arasındaki temel farklardan biri, kaybın benlikle kurduğu ilişkide belirir. Yasta insan kaybettiğini kabul ederek onunla yeni bir içsel bağ kurabilir. Melankolide ise kayıp, benliğin içine gömülür; kişi neyi kaybettiğini tam olarak ayıramaz, çünkü kaybedilen nesne kimliğinin bir parçası haline gelmiştir. Anlatıcının hayatı uzun süre bu ikinci halin izlerini taşır. Genç kız yalnızca geçmişindeki biri değildir; onun yokluğu, anlatıcının kendisini tanımlama biçimine dönüşmüştür. Başka bir deyişle, anlatıcı kaybı yaşamaz; kaybın içinde yaşar.
Şehre dönmek bu nedenle bir gerileme olduğu kadar gerekli bir yüzleşmedir. İnsan bazen geçmişi geride bırakabilmek için önce onun kurduğu mekana bilinçli biçimde yeniden girmek zorundadır. Fakat iyileşme, şehrin hiç var olmadığını söylemek ya da onu yıkmak değildir. İyileşme, duvarların işlevini anlamak ve artık ne zaman kapının açılması gerektiğine karar verebilmektir.
Kaybı aşmak, kaybedileni silmek değildir. Onu hayatın tamamı olmaktan çıkarıp hayatın bir parçası haline getirmektir.
ORADAN ÇIKMAYI ÖĞRENMEK
Murakami bu eserinde dünyaların sınırlarını açıklamaz, karakterlerinin her davranışını psikolojik bir nedene bağlamaz. Bunun yerine bizi belirsizliğin içinde tutar. Çünkü kayıp da hafıza da benlik de bütünüyle çözülebilecek bilmeceler değildir.
Romanın en derin hareketi şehri bulmak değildir. Oradan çıkmayı öğrenmektir.
Çıkmak, içeride yaşananları değersizleştirmek anlamına gelmez. Gençlik aşkının gerçekliğini inkar etmek, hatırayı terk etmek ya da hayal kurmaktan vazgeçmek de değildir. Çıkmak; sevdiğimiz şeyi dondurmadan sevebilmek, geçmişi bugünün yerine koymadan taşıyabilmek ve benliğimizin hiçbir parçasını duvarın öte tarafında ölüme bırakmamaktır.
Murakami’nin şehri bu yüzden hepimize tanıdık gelir. Her insanın içinde zamanın başka türlü aktığı, kimsenin tam olarak giremediği, bazı isimlerin hiç yaşlanmadığı bir yer vardır. Orada eski rüyalar saklanır; gölgeler kapıda bekler; duvarlar bazen bizi dünyadan, bazen de kendimizden korur.
Asıl mesele o şehre sahip olup olmamamız değildir. Asıl mesele, ne zaman sığındığımızı ve ne zaman hapsolduğumuzu ayırt edebilmektir. Çünkü insan geçmişini terk ederek değil, onun duvarları arasından kendi gölgesiyle birlikte geçebildiğinde özgürleşir.
Ve roman bittikten sonra geriye Murakami’nin sessizce bıraktığı o soru kalır:
Kaybettiğimizi korumak için yarattığımız dünyaları, yeniden yaşayabilmek uğruna terk edebilir miyiz?
Not: Birkaç haftadır yavaş yavaş bu metni yazıyordum, çünkü hakkını vermek çok istedim. Murakami okurken başka, üstüne düşünürken bambaşka, yazıya dökerken çok daha başka kapılar açıyor okurun zihninde. Bunu en olabildiğince ve bunca zamandır blog güncellemesi yapamamamış olmamın telafisine yaraşır bir gönderi olarak paylaşıyorum. Umarım öyledir gerçekten.

